ANILARDA BURSA
Küçük kız kollarını avlunun kalın duvarının üzerine dayayarak bedenini yukarı doğru çekti. Taşların pütürtülü yüzeyindeki her çıkıntı, çelimsiz kollarına batınca yüreğine ulaşan ince bir sızı duydu. Duvarın yan yüzünde artık ezberlediği bir oyuğa yerleştirdi ayaklarını. Acısını unutmuştu. Yeşil Cami´nin bu kalın duvarı ramazan ayı boyunca onun her gün geldiği tanıdık bir yerdi. Bakışlarını kentin üzerinden aşırarak, karşıda uzaklarda bir noktaya dikip beklemeye koyuldu.
Önce Yeşil Cami’nin minaresinden duyuldu ezan sesi. Sonra Emirsultan, Yıldırım, Ulucami ve diğerlerinin minarelerinden yükselen sesler, Bursa Ovası’nın üzerinde sarılışarak doldurdu tüm kenti. İşte bu tam beklediği andı. Bakışlarının yoğunlaştığı noktadan bir kızıllık göründü, arkasından top gürlemesiyle sarsıldı Osmanlını ilk başkenti. Aşağı doğru kaydırdı bedenini, bu defa da duvarın yan yüzü bacaklarına bir iki çizik atarken yaktı canını, koşarak caminin avlusundan çıktı. Türbenin yanındaki sağlık sokağının yokuşuna aynı hızla vurdu kendini. Nefes nefese eve ulaştı…
İşlemeli organize örtünün üzerine, uçuk pembe porselen tabaklarla hazırlanan sofrada tamamladılar iftar yemeğini…
Salonun bir köşesine geçen kızın annesi, bir ucu toparlanıp, çengelli iğneyle tutturulmuş dantelin diğer ucundan örmeye başladığı sırada, kapının el biçimindeki tokmağının tahta üzerinde boğulup giden sesi duyuldu birkaç kez…’Bir maniniz yoksa annemler gelecek’ dedi komşu kızı… İftar sonrası misafirliği adettendi.
İnce belli bardaklara çaylar hazırlandı. Yanında öğleden sonra mahalle fırınına pişimeye gönderilen cevizli lokumdan ikram edildi… Küçük kız bayılırdı bu lokumlara… Kara buğday ununa saf kokulu zeytin yağıyedirilerek açılan hamura; bol ceviz, karabiber, tarçın ve çok azda şeker ilave edilerek yapılan cevizli lokum, bukentin kim bilir hangi zamanından kopup gelerek gelenekselleşmişti.Misafirlerden biri, yanındaki bohçasından etamin örtüyü çıkardı, iplikleri renklerine göre özenle dizdi, önce yeşili seçerek başladı işlemeye.
Yine Bektaşi, dün akşam…
Küçük kızın annesi; Biliyorum, gördüm dedi. Bu adam bir gün herhalde çarpılacak duvarın önünde.
Gördün mü? Zekiye hanımda görmüş, Salim beyler de… İçip içip dayanacak başka duvar yok mu canım, günah vallahi öyle yatıra falan… Gene Arap dede iyi ermiş olduğu için bugüne kadar bir şey olmadı Bektaşi’ye. Ama sabrın var, çarpılıverir alimallah…
Allahım günah yazma sen yarabbi! Dediler, hep birlikte.
Küçük kız en zor anlarında hep yanında hissettiği Arap Dede için içinin sızladığını hissetti.Anneannesi, erkenden kalkıp okuduğu üç pirinç tanesini yazılı günleri okula giderkenyuttururdu küçük kıza. Arap Dede’ye de dua etmesini sıkı sıkı tembihlerdi. Küçük kız doğruca karşıdaki yatırın pencerelerine başını dayar ve bildiği dualarla ona yardım isterdi.Anneannenin masalları pek ünlüydü. Misafirlerin dileği ile bunlardan birini anlatmayabaşladı. Bu Uludağ’da yaşayan büyük kralın sevdalandığı güzeller güzeli bir kızı, kıskanç karısının bir küçük beyaz inek yavrusuna nasıl dönüştürdüğünün masalıydı. Anneanne, her kelimeyi özenle seçip, meraklandıracak cümleler kurmaya dikkat ediyordu. Savaşlı, sevdalı, çobanlı, keloğlanlı tüm masallar hep bu büyük kralın etrafında kurulurdu. Herkes büyülenmiş gibi dinlemekteyken, küçük kız için yavaş yavaş konuşmalar birbirine karışmaya başladı. Gittikçe de yok oldu. Tüm bedenini bir gevşeme sardı…
Şimdi, top alevini izlediği birduvarın üzerindeydi. Bir küçük geldi yanına, şöyle bir silkelendi, birlikte koyuverdiler kendilerini Bursa Ovası’nın üzerine. Ne güzel bir duyguydu uçmak. Gökyüzünde birbirleriyle şakalaşıyorlar, zaman zaman da takla atıyorlardı. Süzülerek kondular Tophane bahçesine. Küçük kız elindeki gaza batırılmış paçavraları sokuşturuyordu topun kocaman ağzından içeri. Güvercin bir avuç barut şıkıştırdı, biraz daha paçavra. Küçük kız elindeki sopanın ucuna sarılı bezi ateşledi ve içeri uzattı… İnanılmaz bir gümbürtü ve arkasından tüm şehri saran alevler… Neşeyle dans etmeye başladılar gökyüzünde… Yavaş yavaş kızıl renk yerini maviliğe bıraktı…
Küçük kız, çay bardaklarına değen kaşığın şıngırtı sesi ile uyandı. Kırmızı çantasını açtı, bir güzel yerleştirdi. Siyah önlüğünügiydi, üzerine dantel beyaz yakasını taktı… Uludağ’dan süzülen güneşin ışıkları,kenti inanılmaz renklere bulamıştı…Sağlık Sokağı’ndan aşağı inip Setbaşına doğru kıvrıldı… Okulun kapısından sıraya girmeye başladılar. Amerikan yardımı süt tozundanhazırlanan sütten bir bardak içmeyen çocuk okula alınmıyordu…
Sınıfa girdiler.
Çocuklar çantalarınızı göze koyun, hırkalarınızı alın, Temenyeri’ne papatya toplamaya gidiyoruz…
O gün hiç ders yapmadılar… Kentin yüksek yerlerinden biri olan Temenyeri’nin yeşil çimenleri üzerinde koşturmaya başladılar. Tatilin yaklaştığı bu günlerde çocuklar arasında anı defterleri alış verişi pek yoğun kazanmıştı. Kimi Kore’den gelen askerlerin getirdiği paketlerin yaldızlı kağıtlarıyla, kimi de artist resimleriyle kaplanmış bu defterlerin giriş cümlesi genellikle ‘bu defterde bana kalbin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için çok teşekkür ederim’ olurdu. Aradaki en kişisel sorular cevaplandırıldıktan sonra, sayfa köşesine bir vesikalık yapıştırılır, ‘hayatın dikenli yollarında başarılar’ ya da ‘geleceğinin de yüzün kadar güzel olmasını dilerim’ diye bitirilirdi.
Küçük kız etrefında topladığı papatyaların her birini saplarında minik yarıklar açıp birbirine geçirdi, hazırladığı tacı büyük bir özenle başına yerleştirdi… Mutluydu, bahardı… Çocuklar halka oluşturdu etrafında…
Yaz geldi çiçekler açtı
Arılar hep çalıştı
Arı vız vız vız…
Güneş tepeye vardı. Tahanlı pidelerini Uludağ gazozu eşliğinde yediler ve çayırdan aşağı yavaş yavaş düzgün sıralara inip, okuldan çantalarını alarak dağıldılar. Dönüş yolunda kenti sarantaze çiçek kokusunu içine iyice çekerken, kışları düşündü…Bu kent, doğa ile özdeşleşmişti kız için…
Sonbahar geldiğinde Setbaşı’ndaki ulu çınarın neredeyse Yeşil semtine kadar ortalığı kaplardı. Çınarlar önemliydi bu kentte. Eskişehir yolu üzerinde gelengidenlere büyük bir alanı kaplayan kollarını sallayarak bu kentin hikayesini anlatan Duaçınarı, adını bir zamanlar etrafında toplanan hacıların ve onları uğurlamaya ya da karşılamaya gelenlerin dualarından almıştı. Kentin doğusunda bulunan ve yıldırım çarpması sonucu gövdesinde yuvarlak bir yarık açılan çınarı ise halk Halkalı Çınardiye diye adlandırmıştı. Bu görmüş geçirmiş çınarda neşe içinde piknikyapanlara kol kanat gererdi.Bursa’nınen eski çınarlarından biri de Muradiye tarafında bulunan bölgenin adını Çınarönü’ne çevirmişti.
Kış, Uludağı’ınkentin üzerine bir gölge indirmesiyle başlardı. Kentin yokuşlu yollarında geceleri geç vakitlere kadar, kendini karanlığın sakladığına inanan mahallenin genç kızları, beş on basamaklı tahta bahçe merdivenini kızak yapar, şen kahkahalar ve çığlıklarla kayarlardı.Lodoslu havalarda annesi küçük kza sıkı sıkı tembihlerdi duvarlara tutunarak gitmesini. Bursa ‘nın lodos zamanı olan can kayıpları günlerce ilgilendirirdi kenti. İlkbaharın geldiği kentin biraz daha yeşile sarılmasından anlaşılırdı.
Bir defasında, kırmızı deri çizmelerini, Uludağ’ın tepelerini taçlandıran karların eriyerek akanve kaldırım kanarlarında küçük birer nehir gibi çoşan suların içinden sürüyerek eve geliyordu. Bu onun için keyifli vazgeçilmez bir oyundu. Setbaşından Yeşil ‘e doğru dönmüştş kaldırım kenarını izleyerek. Sular, İpekçilik Caddesi’nden gelenlerle de karışıp , daha bir çoşkun akmaya başlamıştı. Artık çizmelerini de aşıp içlerine giriyor, her basışta inanılmaz bir vızırtı sesi çıkıyordu. Bu oyun ona üşümeyi unutturmuştu. Birden ayak bileğine bir şey dolandı. Kurtulmak istedi başaramadı. Bir sıçrayışta kaldırıma çıktı.ölü bir yılan…. Önce korktu… Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu… Dağ sularına katılıp gelen inanılmaz güzel renkteki cansız yılana bakarken, korkusu yavaş yavaş bir hüzne dönüşmüştü…
Baharla birlikte bayramda geldi. Küçük kız, beyaz fisto elbisesi, ponponlu çorapları, mor süet ayakkabıları ve başına bağlanan beyaz tafta kurdelesiyle Pınarbaşı çayırdı gitmeye hazırdı. Burası kentin bayram yeriydi. Bayramların dışında da salıncaklarıyla birlikte tüm oyuncaklar kurulu kalır, çocuklarda bunlardan bol bol nasiplerini alırlardı.
Çayırın bir köşesinde, Pınarbaşı suyunun kaynağı çok eskilerden kalmarenkli camlı bir kafes içinde coşup dururdu. Bu rengarenk camlardan birini seçen çocuklar burunları ezilinceye kadar başlarını dayar, yansıyan rengin sudaki cilvelenmelerine bakarak keyiflenirlerdi. Semtin evlerinde bu su bir oluktan girer, diğerinden çıkar komşu bahçenin havuzuna gider, oradanda tüm Hisar mahallesini dolaşırdı. Yazın içecekler, kavunkarpuz hep burada soğutulurdu. Uludağ ‘ın bağrından kopup gelen bubuz gibi su, Eski Bursa’nın üzerinde kurulu olan bu kentin vazgeçilmez bir lüksüydü.
Su bolluğu Kestel’de küçük kızın avuçlarına sığmayacak boydaki şeftalilerin yetiştiği meyva bahçelerinde de gösterirdi kendini. Çilek tarlaları, temiz beyaz çarşafların üzerine silkelenen dut ağaçları hep bu bolluğun simgesiydi sanki.
Ulu kestane ağaçlarından düşen, dikenli kabuğunu taşla sıyırdıkları kestaneleri yarış halinde yerdi çocuklar. Bu ağacın ki daha tatlı, oradaki küçük, şu büyük ama biraz tatsız diye sınıflandırmışlardı kestaneleri. En tatlısı da kuşkusuz şeker haline getirilmişiydi. İstanbul’a ziyarete gittiklerinde akrabalara götürülecek hediyelerin başında daima birer kutu kestane şekeri olurdu.
Zeytin toplama zamanları, Mudanya’nın tepelerindeki zeytin bahçelerine sıra sıra katırlara binerek yollanırdı bahçe sahipleri. Toplanan zeytinlerin yemek için en uygunları ayrılır, kimi zeytinyağında, kimi ise ovalselelerde bir sıra zeytin, bir sıra kaya tuzu istiflenerek saklanırdı. Kalan zeytinler, her evin kendi yapısı preslerle tahta fıçıda ezilirdi. Çıkan yağ, koyu yeşil renkte keskin kokulu olurdu. Sonrasında bahçeye kurulan leğenlerle çalışmaya başlanır,küçük kaya parçalarına benzeyen sabunlar elde edilirdi.
Sağlık Sokağı çocuklarının en sevdiği oyunlar Yeşil türbesinin bahçesinde oynardı. Ziyaret saatleri dışında bahçe kapısının kilitlendiği bu türbeye bekçiye görünmeden gizlice girmek oyunların en heyecanlısı sayılırdı. Bahçedeki küçük havuz nedense bir kez bile bu su şehrinden nasibini almaz ve hep susuz olurdu. Bu kuru havuzun içine girip oturmak da yine bu bahçeye has güzel oyunlardan biri sayılırdı. Kızlar yeni çıkan Hayat Mecmuası kapağındaki artistlere özendiklerinden sık sık türbenin ana kapısı içindeki nişlere oturup artistik pozlar verirlerdi.
Adı, su gibi akan ipek kumaşların hatırlanmasına neden olan bu kentte, ailesi hangi ekonomik düzeyde olursa olsun, her çocuğun en az on beş kozası olurdu. Önce, nokta büyüklüğündeki küçük kara tohumlar bir karton kapağına yerleştirilirdi. Daha sonra yaklaşık bir santim boyunda mink tırtıllar çıkmaya başlardı bu kara noktalardan. Beslemek için, kutu kapağınıniçi ince kıyılmış dut yaprakları ile döşenir, her gün minik tırtılın büyümesi izlenirdi. Serçe parmak büyüklüğüne gelince de, küçücük dallar yetiştirilirdi kutuya. Bu defa da sıra çalıların arasında ince bir beceri ile kozanın nasıl örüldüğünü izlemeye gelirdi. Kendini kozanın içine hapseden tırtılın, 15 gün sonra kozayı delen bir kelebek haine dönüşmesi inanılmaz bir keyif verirdi. Tüm bu değişim 30 gün içinde olup biterdi.
İpekli dokuma atölyelerinin bulunduğu sokaklarda, tahta tezgahların sesleri yankılanırdı… Sağlık Sokağının bir önemli özelliği, kentin sokak aralarında görülmeye alışılmış bu atölyelerin, fabrikaya dönüşmüş olanının burada bulunmasıydı. Hasan Bey’in dokuma şirketinin karşısındaki arsaya, kurutmak üzeresıra sıra ipek çileleri asılır, gazyağına benzer bir koku sokağı sarardı. Hasan Bey’in şirketi sabah sekizden akşam beşe kadar şak şak diye vuran tezgah sesleriyle kokusunu olduğu kadar sokağın sesini de tayin ederdi. Şirketin yazıhanesinin olduğu yerde, Hasan bey’in büyük oğlu Ali, her gün dilinde aynı şarkıgözleri dalıp giderdi.
Söyle sevgili sevgili söyle
Söyle bana göz bebeğim
Dalım yaprağım çiçeğim
Senin aşkındır dileğim
Seviyorum seveceğim
Ne füsun etti ruhuna böyle
Söyle sevgili sevgili söyle
Söyle bülbül gül dilinden
tut getir yari elinden
dal ayrılır mı gülünden
ayrılırsam öleceğim
Sağlık Sokağının kadınları, ayda bir kez toplanıp İskender’e kebaba gitmeyi adet haline getirmişlerdi. O gün öğle yemeğini yine bu usulle yedikten sonra,adak mevlüdü için topluca EmirSultan Cami’sine gittiler. Sağlı sollu mezarlıkların ortasından akan caddeden yürürlerken, küçük kızın gözleri mezar taşlarının üzerindeki yazılara takıldı:
‘‘Ey yolcu, buralardan geçerken dön de bir bak şu garip taşlara. Onların yalnızlığı senin hediye edeceğin bir fatiha ile biter’’
‘‘Onyedisinde taptaze bir çiçekti. Ustabaşına olan aşkından ince hastalığa düştü. Lara toprağın bağrına yolculandı. Neslihan Gürler ruhuna fatiha’’‘‘Kara gözlü civan Ali hayatının baharında ince hastalığa tutultup göçtü aramızdan. Ruhuna fatiha’’
Küçük kız ince hastalığın ne olduğunu sordu. Verem diye yanıtladı annesi.
Allahverdilerin kızı Nemciye evlenecekti Şekerciler’in oğluyla. Çekirge Sultan ‘da yapılacak gelin hamamına hazırlanıyordu Sağlık Sokağı’nın kadınları. Çeyizleden kalan bohçalar açıldı. Telkari işlemeli hamam takımları çıkarıldı. İşlemeli büyük havlular özenle yerleştirildi. İki de küçükbaş ve omuz havlusu. İpek peştemallar ve ortasındaki kabartmada kuş dönengümüş hamam taşı. Tüm bunlar kim bilir hangi göz nurunu ve el emeğini, kimin acılarını işe vurduğu anları taşıyordu. Hazırlık tamamlandı. Yeşil ‘e doğru akıp giden ufak taşlı sokağın üzerinde, sıra sıra harekete geçen fayton (Halk arasında adı hep ‘payton’du)tekerleklerinin çıkırtılı seslerine atların nal sesleri karışıyordu. Yine birkaç haylaz çocuk faytona asılmışlar, bu eyleme katılamayan diğerleriyse ‘arkaya kamçı’ diye arabacıya bağırıyorlardı. Yirmi kadar fayton, Yeşil, Setbaşı, Heykelönü, Çakırhamam, Altıparmak, Kültürpark, Kükürtlü, Çukurköşk caddelerinden gerekli ağırlıkta geçip,yokuşa doğru tırmanmaya başladı. Çekirge’ye gelince kadınlar sıra sıra indiler. Çekirge Sultan’dan çengilerin çaldığı müziğin sesi gelmeye başlamıştı. Hamamın soğukluk bölümüne girdiler. Ahşap kafeslerle birbirinden ayrılmış göz göz soyunma odalarını en yakın bulduklarıkomşularıyla paylaştılar. Ortadaki mermer büyük göbek taşına semaverler kurulmuş, zeytinyağlı dolmalar, cevizli lokumlar, çeşitli tatlılar, börekler dantel örtülügümüş tepsilerin içine özenle hazırlanmıştı. Göbek taşının hemen yakınında tahta sandalyelere oturmuş olan Çengi Mürvet ve ekibi ellerindeki sazlara vurdukça çıkan ses, hamamın kubbesine yükseliyor, tekrar geri dönerek tüm soğukluğu kaplıyordu. Kadınlar kollarını dirseklerinden kırarak ve ellerini öne arkaya sallayarak oynamaktan yoruldukçayerlerine oturup dinleniyorlar, tekrara oyuna katılıyorlardı. Bohçadançıkan peştemallar göğüsleri üzerinden düğüm yapılıp sarılırdı. İçeriden genç kızların sesi gelmeye başlamıştı. Hamamın tüm ışıkları söndürüldü. Şarkılarına hamamnı iç kısmından başlayankızlar, ellerinde mumlarla göbek taşına doğru ilerlemeye başladılar. Nemciye ortalarında başında mum çiçeklerinin tuttuğu incecik kırmızı ipekten örtüsüyle ilerlemekteydi. Zarif, güzel yüzünü bin nazla etrefte gezdirirken, koyu yeşil gözlerinden yeni bir hayatın eşiğinde olmanın merakını ve mutluluğunu yansıtıyordu. Sokağın diğer genç kızları süzüyorlardı Nemciye’yi. Yere serilen halının üzerine çöktüler. Mahallenin saygın yaşlılarından biri elinde kocaman kına tahtasıyla geldi…
Kınayı karmaya başlayınca kızlar hep bir ağızdan;
Atladı geçti eşiği
Sofrada kaldı kaşığı
Diye hüzünlü bir türküye başladılar. Gelini ağlatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Necmiye’nin incecik elleri çıktı örtünün altından. Türlü dualarla kına sürülmeye başlandı. Kısmetin biran önce kendisine gelmesini isteyen genç kızlar ellerine biraz kınadan bulaştırdılar. Rengarenkgiysilerin oluştuğu renk cümbüşü, hamamın kubbelerinde yankılanan genç kızların sesi küçük kızı büyülemişti. O sırada çengi Mürvet ortaya atladı, beline doladığı şalı savura savuraoynamaya başladı. Kocasına deliler gibi aşık bu çingene kadının, söylediği her şarkının arasına illlede onun adını sıkıştırmak adetiydi. Şarkıların bu kendi uydurduğu bölümlerinde yüzü bir başka türlü parladı. Sabaha kadar süren gelin hamamında misafirler bol bol oynadılar, defalarca yıkandılar.
Küçük kız gecenin ilerleyen saatlerinde sedirlere serili havluların üzerinde yattı, uyudu. Çengi Mürvet’in tefinden çıkan şıngırtılı ses hiç eksilmedi kulaklarından….
Küçük kızın yüreğine ilk sevgi düştüğünde, Fetret devri sultanı Çelebi Mehmed’in (1413-1421) Yeşil’deki türbesinin yakınında bulunan evlerinden, Çekirge’de ondokuzuncu yüzyıl sürgünlerinden birinin yaşamış olduğu Çukurköşk’e taşınıyorlardı. Yerden yükselen dört kırmızı tuğla bacasının içinde büyük bir heybetle duran ve vaktiyle yalnızca bir aileye konaklık eden bu yapı, artık içinde yapılan kendine özgü tadilatlarla dört aileyi barındırmaktaydı.
Yaklaşık on yıl sonra, semte adını veren Çukurköşk’ün , bacaları, geniş bahçesindeki şebboyların arasında seriliverdi. Bir zaman sonra da, kırmızı balıklı havuzun ve ezilen şebboyların üzerine üç büyük blok apartman yükseldi. Çukurköşk, sessiz bir biçimde kendini teslim edivermişti çağın hortumlu, keskin dişli makinalarına. Direnmesiz …
Küçük kız büyüdü. Ne cevizli lokumları, ne Pınarbaşı bayramlarını, ne de ilk sevgiliyi hiç unutmadı…”Bursa gözlerinin önünden, anneannesinin masalları kulağından gitmedi…anlatılan masallardaki Uludağ’ın Olympos, büyük kralın da Zeus olduğunu seneler seneler sonra anlayacaktı.
YAZAR: ENGİN ÖZENDES
Yazılma Tarihi18.10.2006 15:31 Okunma Sayısı1256
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder